Gelmek fikrinin aklıma girmesiyle başlıyordu içkence. Ciğerlerim yanıyor, beynim mengeneyle sıkıştırılmışçasına uyuşuyordu. Dört saatlik rahat bir otobüs yolculuğu, çölde saatlerce sürecek bir yolculuktan daha zor görünüyordu gözüme. Negatif ya da pozitif hiçbir şey hissetmeden gidiyordum bilet almaya. Orada aptalca sorularla, cevabını bildiğim sorularla oyalıyordum –çalışıyordum sadece- kaçınılmaz olan anı. Bilet elimde, trans halinde çıkıyordum yazıhaneden dışarı. Her seferinde yaşadıklarımı, tekrar ve tekrar yaşamam için verilen bir şans gibiydi o bilet. “Hayatımda yaptığım hiçbir şeyden pişman olmam.” diyerek kandırmaya çalıştığım kendim, bu sorgulamayı da daha tamamlanmamış ve asla tamamlanamayacak olan bunun aynısı diğerlerinin yanına bırakıyordu. Gerçekliğin saldırısına uğramak kötü bir durumdu: farkındayken farkında değil rolü yapıyor, farkında değilken farkında rolü yapıyordun. Sonuçta her şeyi, görebildiğim tüm ayrıntılarıyla analiz edebiliyordum. Bu saplantılı sistemin, mantık nedir bilmeyen ruhumu daha fazla tahrip etmesine zevkle seyirci kalıyordum. Geçmişten kopamıyor, görünen kimliğimin ardında onlarla mutlu ve huzurlu ayrıca duygusal yoğunlukla harmanlanmış bir garip acıyla yaşıyordum. Gelecek ise tam bir sis bulutuydu. Yeni ve büyük bir şehirde, tanımadığım ve asla güvenemeyeceğim insanların arasında, yaşama sevinci değil yaşama korkusuyla, yeni bir hayat kurma şansımı kullanıp kullanmamak umrumda değildi. Sadece yaşıyordum…
Hülyalar ve tanımlayamadığım imgeler eşliğinde biniyordum otobüse, ayrılıyordum şehirden. Çöldeki yolculukla kıyasladığım bu yolculuk, tanımlayamadığım imgelerin arasına karışıyordu oraya geldiğimde. Gözyaşlarım hemen hücum ediyordu çıkışa doğru. Nedense gözyaşlarımın, dökülecek gözyaşlarımın sahte olacağını düşünüyordum. Doya doya ağlamak bir ihtiyaçtı oysa, aylardır karşılayamadığım bir ihtiyaç… Gecenin bir vakti, soğuk içime usulca işlerken, acı çekip yenilen ve tüm ümidini kaybeden ama sonra her nasılsa kazanan bir film karakteri gibi hissetmek için zorluyordum kendimi. Bazen hayatımın bir filme benzemesini ne kadar çok istediğimi düşünüyordum.
Beni evime götürecek ikinci aracın en kuytu ama manzarası en melankolik olan yerinde isteksizce gidiyordu elim cebimdeki müzik çalarıma. Karanlıkta daha duygusal görünen şehre uzaktan yavaşça yaklaşırken benim için anlamlı parçaları tekrar diniyordum. “anlam=acı” gibi bir saçmalığa kendimi şartladığımda, kopamadığım geçmişime tekrar sımsıkı sarılıyordum, yaşarken kendisinden kopmak için tüm enerjimi kullandığım geçmişime… Şehir her metrede biraz daha büyürken ve beni büyülerken bir süre sonra ertesi günü düşünemeden uyuyakaldığım yatağımdaydım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder