28 Ekim 2008 Salı

melek

''Kanatlarım yoktu benim....
Ama bir zamanlar melektim...

Çok değiştim ben...
Artık melek değilim....''

27.10.2008

Her gün senin özleminle uyanıyorum

Her gün deliler gibi seni görmek istiyorum

Her yanına gelişimde kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyor

Her seferinde biliyorum yanındayken, yanından ayrılırken neler olacağını

Binlerce parçaya ayrılıyorum seninleyken

Ve

Her seferinde daha da eksik ayrılıyorum senin yanından

Gülüşünde, gözlerinde, yüreğinde kalıyor parçalarım

Her gidişinde sende kalıyor aklım

Her gidişinde seninle gidiyor yüreğim

Eksiliyorum

Eksik kalıyorum sensiz

17 Ekim 2008 Cuma

sıkkınlık...

neden mutsuzum bu kadar?
neden sürekli huzursuzum?
neden sürekli insanları eleştiriyorum? ve neden en çok da sana karşı bu tavırlar içindeyim?!
.
.
.

kendimi beğenmediğim günler geri geliyor sanırım yeniden! ne kadar da çabalamıştım oysa mutlu olmak adına!dibine dek mutlu olmak adına içimde oluşan o umuda ne oldu yine, ne ara kaybettim onu yine? içimde hiç bir şey için heves kalmadı...
her yerde seni beklerken, neden bu kadar uzaksın benden? hani hep yan yana olacaktık? inanmamalımıydım acaba tüm bunlara? ya da ikimizin algı farklılığından mı kaynaklanıyor tüm bunlar?

offf, çözemiyorum işte yine... birilerinin beni beğenmesine o kadar ihtiyacım var ki aslında! ama senden bile bunu göremezken nasıl daha fazlası olabilir ki! olmuyor da zaten, hatta tam aksi...

tamam, yeter düşünmeyeceğim daha fazla,en azından bu gece!!! içim sıkılıyor, boğuluyorum tüm bunların arasında...

hadi eyvallah sana gizem...bu gece seni bu satırlara hapsediyorum, hiç uğraşamayacağım seninle, sen boğulmaya devam et düşüncelerinde!

8 Ekim 2008 Çarşamba

09.10.2008

Çok üzgünüm... Sana söylediğim yalanlar yüzünden... Seni kendime bağlamak için senin ihtiyacın olan ama beni ifade etmeyen cümlelerim için... O zamanlar sevgi, bir tutam ilgi için yüzsüz bir canavarken şimdi köşesinde pişmanlık gözyaşları döken bir bebek gibiyim. Benim yalanlarıma ve günü kurtarmalık davranışlarıma verdiğin sıcaklığın benim gibi yalan olmadığını şimdi anlıyorum. O sıcaklığın gerçekliğini kendime sarılıp donduğum şimdilerde anlıyorum...

7 Ekim 2008 Salı

29.10.2006

Gelmek fikrinin aklıma girmesiyle başlıyordu içkence. Ciğerlerim yanıyor, beynim mengeneyle sıkıştırılmışçasına uyuşuyordu. Dört saatlik rahat bir otobüs yolculuğu, çölde saatlerce sürecek bir yolculuktan daha zor görünüyordu gözüme. Negatif ya da pozitif hiçbir şey hissetmeden gidiyordum bilet almaya. Orada aptalca sorularla, cevabını bildiğim sorularla oyalıyordum –çalışıyordum sadece- kaçınılmaz olan anı. Bilet elimde, trans halinde çıkıyordum yazıhaneden dışarı. Her seferinde yaşadıklarımı, tekrar ve tekrar yaşamam için verilen bir şans gibiydi o bilet. “Hayatımda yaptığım hiçbir şeyden pişman olmam.” diyerek kandırmaya çalıştığım kendim, bu sorgulamayı da daha tamamlanmamış ve asla tamamlanamayacak olan bunun aynısı diğerlerinin yanına bırakıyordu. Gerçekliğin saldırısına uğramak kötü bir durumdu: farkındayken farkında değil rolü yapıyor, farkında değilken farkında rolü yapıyordun. Sonuçta her şeyi, görebildiğim tüm ayrıntılarıyla analiz edebiliyordum. Bu saplantılı sistemin, mantık nedir bilmeyen ruhumu daha fazla tahrip etmesine zevkle seyirci kalıyordum. Geçmişten kopamıyor, görünen kimliğimin ardında onlarla mutlu ve huzurlu ayrıca duygusal yoğunlukla harmanlanmış bir garip acıyla yaşıyordum. Gelecek ise tam bir sis bulutuydu. Yeni ve büyük bir şehirde, tanımadığım ve asla güvenemeyeceğim insanların arasında, yaşama sevinci değil yaşama korkusuyla, yeni bir hayat kurma şansımı kullanıp kullanmamak umrumda değildi. Sadece yaşıyordum…

Hülyalar ve tanımlayamadığım imgeler eşliğinde biniyordum otobüse, ayrılıyordum şehirden. Çöldeki yolculukla kıyasladığım bu yolculuk, tanımlayamadığım imgelerin arasına karışıyordu oraya geldiğimde. Gözyaşlarım hemen hücum ediyordu çıkışa doğru. Nedense gözyaşlarımın, dökülecek gözyaşlarımın sahte olacağını düşünüyordum. Doya doya ağlamak bir ihtiyaçtı oysa, aylardır karşılayamadığım bir ihtiyaç… Gecenin bir vakti, soğuk içime usulca işlerken, acı çekip yenilen ve tüm ümidini kaybeden ama sonra her nasılsa kazanan bir film karakteri gibi hissetmek için zorluyordum kendimi. Bazen hayatımın bir filme benzemesini ne kadar çok istediğimi düşünüyordum.

Beni evime götürecek ikinci aracın en kuytu ama manzarası en melankolik olan yerinde isteksizce gidiyordu elim cebimdeki müzik çalarıma. Karanlıkta daha duygusal görünen şehre uzaktan yavaşça yaklaşırken benim için anlamlı parçaları tekrar diniyordum. “anlam=acı” gibi bir saçmalığa kendimi şartladığımda, kopamadığım geçmişime tekrar sımsıkı sarılıyordum, yaşarken kendisinden kopmak için tüm enerjimi kullandığım geçmişime… Şehir her metrede biraz daha büyürken ve beni büyülerken bir süre sonra ertesi günü düşünemeden uyuyakaldığım yatağımdaydım.